O hep oradaydı.
Oturup ayaklarımı salladığım, adını hiç bilmediğim o köprüde; altımdan süzülüp geçen adını hiç duymadığım o deredeydi. Ve ince yosun kayganı kayalıklara sürtünen zifiri gece sularında... O, hep oradaydı.
Hiç hatırlayamadığım o günün gecesinde, açık kapıdan içeri süzülen ay ışığının puslu aydınlığında ve duvarlara yansıyan gölgelerde... O hep oradaydı.
Dev adımlarla küçük sokaklarda ya da cüce adımlarla büyük caddelerde, oradan buraya koştururken; yapraktan bir halı kaldırımları örterken, o, hep oradaydı. Ciğerlerim sonbaharı solurken, bana çıplak dalların arasından bakardı.
Başımı her yukarı kaldırdığımda, üstüm Şubat mavisi bir gökyüzüydü. Soğuk ağır ağır yağarken ve ayaz kaşkolumu delerken, o hep oradaydı. Kış bulutlarının üstünde sımsıcak ve yumuşacıktı.
Duvardaki terkedilmiş saat, her günü yeniden kurarken, davetsiz çiçekler dallara tutunmaya başlardı. Yatağında yapayalnız bir cellat, kafasında tıka basa korkuyla zamanı acımasızca öldürürken, kapkara bulutların sessizliğinden, bembeyaz bir ışık çarpardı pencereye. Dağlar su olurken, ağaçlara koşardı kuşlar. Ve uzaklardan gülümserdi ilkbahar, her yıl yeniden. Aklımı sürgüne gönderdiğim o günlerde, o hep oradaydı. Hiç dinmeyen yağmurların üstünden, kederime kederle bakardı.
Terkedilmiş bir hıçkırık küçük dalgalara saklanırken, güneşle yavaşça ısınırdı yüreğim. İçimden kopan kızgınlıklarla, yazın nasıl geldiğini görmezdim. Hırçın kulaçlarla denizlerin bittiği yerlerde yüzerdim ama, neyi yakalamak istediğimi hiç bilmezdim. Oysa o, hep oradaydı. Çok güzel ve ama solgun gözlerinde bir bıkkınlıkla bakardı, sudan halkaların arasından.
Bakışların bakışlara çarptığı, dillerin kelepçelendiği saatlerde, köşeyi hemen dönünce o, hep oradaydı. Hiç bilmediğim, hiç duymadığım ve hiç düşünmediğim ölümsüz bir canlılıkla mutlaka, durmaksızın bana bakardı.
Şimdi artık öğrendim. O hep oradaydı ama ben hiç fark edemedim.
.
Oturup ayaklarımı salladığım, adını hiç bilmediğim o köprüde; altımdan süzülüp geçen adını hiç duymadığım o deredeydi. Ve ince yosun kayganı kayalıklara sürtünen zifiri gece sularında... O, hep oradaydı.
Hiç hatırlayamadığım o günün gecesinde, açık kapıdan içeri süzülen ay ışığının puslu aydınlığında ve duvarlara yansıyan gölgelerde... O hep oradaydı.
Dev adımlarla küçük sokaklarda ya da cüce adımlarla büyük caddelerde, oradan buraya koştururken; yapraktan bir halı kaldırımları örterken, o, hep oradaydı. Ciğerlerim sonbaharı solurken, bana çıplak dalların arasından bakardı.
Başımı her yukarı kaldırdığımda, üstüm Şubat mavisi bir gökyüzüydü. Soğuk ağır ağır yağarken ve ayaz kaşkolumu delerken, o hep oradaydı. Kış bulutlarının üstünde sımsıcak ve yumuşacıktı.
Duvardaki terkedilmiş saat, her günü yeniden kurarken, davetsiz çiçekler dallara tutunmaya başlardı. Yatağında yapayalnız bir cellat, kafasında tıka basa korkuyla zamanı acımasızca öldürürken, kapkara bulutların sessizliğinden, bembeyaz bir ışık çarpardı pencereye. Dağlar su olurken, ağaçlara koşardı kuşlar. Ve uzaklardan gülümserdi ilkbahar, her yıl yeniden. Aklımı sürgüne gönderdiğim o günlerde, o hep oradaydı. Hiç dinmeyen yağmurların üstünden, kederime kederle bakardı.
Terkedilmiş bir hıçkırık küçük dalgalara saklanırken, güneşle yavaşça ısınırdı yüreğim. İçimden kopan kızgınlıklarla, yazın nasıl geldiğini görmezdim. Hırçın kulaçlarla denizlerin bittiği yerlerde yüzerdim ama, neyi yakalamak istediğimi hiç bilmezdim. Oysa o, hep oradaydı. Çok güzel ve ama solgun gözlerinde bir bıkkınlıkla bakardı, sudan halkaların arasından.
Bakışların bakışlara çarptığı, dillerin kelepçelendiği saatlerde, köşeyi hemen dönünce o, hep oradaydı. Hiç bilmediğim, hiç duymadığım ve hiç düşünmediğim ölümsüz bir canlılıkla mutlaka, durmaksızın bana bakardı.
Şimdi artık öğrendim. O hep oradaydı ama ben hiç fark edemedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder