25 Haziran 2010 Cuma

Kayıp Şehir

     Koskoca bir şehir hiç kaybedilebilir miydi? Kaybetmişti ama işte.
    O zamana kadar kolay yoldan yaşamını sürdürebilmek için etrafını sarmalayan kalabalıkların arasına karışıp, herkesin kabullendiği kurallara uygun olarak, herşeyi anlamaya, herşeyi duymaya, herşeyi düşünmeye, şimdi küçümsediği düzeyden çalışmıştı. Hayalleri bile küçücüktü. Öyle küçüktü ki, kırıldığında ortaya saçılan parçalar hiç de canını acıtan, sıkan cinsten olmazdı. Böyle yaşamanın kıskanılacak, özenilecek hiçbir yönü olmadığından, o da herkes gibi ve herkes kadar takdir, kıymet toplar, içinde olduğu kalabalığın doğal akışında sürüklenir giderdi.
Aslında herkesle birlikte gerilere düştüğünün, diplerde gezindiğinin hiç farkında olmazdı. Ne yaptığını biliyor, ne de düşündüğünü anlayabiliyordu. Ama bunlar bir kalabalığın en temel harçlarındandı ve böylelikle, zamanla kalabalıkların en makbul kişilerinden biri olmuştu. Bir an geldi, artık pırıl pırıl parladığını, adeta etrafını aydınlattığını bile düşünmeye başladı. Bir bilmediği, kalabalıkların sıradanları daha iyi duymak, daha iyi görmek, daha çok bilmek için değil, daha parlak görünmek için ışık ararlardı. Sonuçta, içinde olduğu sürünün altı üstü bir parçasıydı. Küçücük bir sürünün, küçük bir parçası, sıradanların arasında o da bir sıradaydı ancak. Ama o, inanmıştı bir kere birşeyler olduğuna. Daha mutlu oldu, daha keyiflendi. Bütün sıradanlar gibi, tüm dikkatini yukarılara değil, hep kendinden daha alttakilere odakladı. Daha da birşey oldu, daha da mutlu. Aynaya baktığında bile karşısında kocaman bir fener duruyordu artık. Karanlıkta yanan bir kibrit bile olsa olurdu ama, aslında onun boyu bir kibrit kadar dahi değildi. Etrafındaki aynalardan aldığı cesaretle, hep konuştu, durmadan söyledi, cakalı, cilalı laflar etti. İçinde olduğu kalabalığa daha bir yöneldi. O kalabalığın karanlığı kadar aydınlandı, küçüklüğü kadar büyüdü. Zaten dipte gezindiğinden, bir türlü nerede olduğunu kavrayamayıp, herşeyi ve kendini derin sandı. Mutluluğu kat be kat arttı, lafları büyüdü, konuşmaları uzadı.
     Sonra ne olduysa, bir gün aniden sustu. Birden herşey değişti. Kimse ona ne olduğunu anlayamadı ama o değişti. O biliyordu nedenini. Kalabalıklarından silkinip, sıyrılmaya çalıştı. İçinde en diplerde yaşarken, zirvelerde görürdü kendini ama bu kez gerçekten yükselmeye başladı. Ama o yükseldikçe, aşağıdaki kalabalığa git gide daha küçük görünür oldu. Yükseldikçe küçüldü, küçüldükçe yerilmeye başlandı. Hep övülür, hep takdir edilirken, birdenbire böyle olmasına ilkin çok alışamadı. O yolundan gittiğini düşünür, etrafındaki aynalar tarafından hep övülür, takdir edilirken, hiç bilmediği, kendi değil onların yolundan gittiğiydi asıl. Şimdi yerilmeye, eleştirilmeye, kızılmaya alışmalıydı. Artık bir kere değişmişti, dönüşü yoktu. Tüm yaşamı boyunca konuşan birinin birdenbire susması olacak iş değildi ama susmuştu işte. Sustukça, bu sefer kendini dinlemesini, kendiyle konuşmasını öğrendi. Öğrendikçe sustu, kendiyle daha çok konuşur oldu. O sustukça, kalabalıklardan sıyrılmaya, uzaklaşmaya başladı. Uzaklaştıkça hiç konuşmaması gerektiğini düşündü. Kalabalıkların koskoca şehrini anlayamaz, göremez oldu. İçindeyken hele hiç kavrayamıyordu etrafının nasıl olduğunu. Anlamak için, o koskoca şehrin biraz kenarına çıkmak, olup biteni dışardan daha iyi görebilmek istedi. Gerçekten de görmeye başladı. Gördükçe biraz daha uzaklaştı, biraz daha uzaklaştıkça, daha iyi gördü. Ama öyle gitmişti ki, koskoca şehir artık görünmez olmuştu. Önce inanamadı. Biraz yaklaşıp, nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Ama ne yapsa yoktu işte. Koskoca şehri kaybetmişti.
     Başka bir şehir buldu kendine. O yeni şehrin kalabalıklarından uzak, yerleşti gizlice. Bu şehirliyim demek için, bir deniz çizdi kaybettiği şehirle arasına. Üstünde yalancıktan dalgalar, içinde ne olduğunu hiç bimediği bir yaşam, cılız yosunlar, küçük kabuklular ve sadece gece yaşayan cansız balıklar vardı. Suları susamış sulardan, yalancı dalgaları esintisiz rüzgarlardandı. Bu şehirliyim demek için, bir de dağlar çizdi öbür şehirle arasına. Dağların kayalıklıkları sarp çıkılmaz, toprağı ayak basmazdı. Bir deniz, bir de dağlar aradaki uzaklığı iyice uzağa itti. Öylesine büyük, öylesine yüksek, öylesine uzak. Belli ki artık dönmek mümkün olmayacaktı.
     Şimdi nerelisin diyorlar ona. O ise denizler çiziyor araya, bir de dağlar. Şimdi esintisiz rüzgarlar gibi o yeni şehirde, susamış sular. Üstelik bu yeni şehrin adını bile bilmiyor daha.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder