“Peki şu kumsaldaki öfke”, dedi. “Kumsalda öfke, ne ola ki” dedim. “Bak”dedi, “seyret”. Baktım ve gördüm sonunda. Denizden kaçmak değildi yaptıkları. O her günün bilinen isyanlarındandı. Cüsselerini gözden kaçırdığım bir gidip gelmeydi. Yürekli her bir kum taneciğinin, birbirini ite kaka, bir dalgadan kaçıp, bir dalgaya kapılmasıydı. Öylesine kumsallara bakarken ömür boyu, aslında kum taneciğinin kendisiydi, anlayamadığım. Ve öfkenin tanımını defterime yeniden yazdım.
“Şu kitaptaki sesler”, dedi. “Kitaptaki sesler, ne ola ki” dedim. “Dik kulaklarını da dinle” dedi. Diktim kulaklarımı ve duydum sonunda. Duydum ki, her bir sözcüğe saklanmıştı sesler. Kimi gülüyordu, kimi ağlıyordu. Açtıkça yaprakları bir bir fırlıyorlardı. Yüreğim seslere bağlanırken donup kaldım. Ve sesin tanımını defterime yeniden yazdım.
“Şu sana bakan gözlerdeki kahverengi sevgiye bak” dedi. “Şu sana uzanan ellerdeki şefkat ve parmaklardaki sabra”. “Ne ola ki” dedim, “kahverengi sevgi, ne ola ki, ellerdeki şefkat ve parmaklardaki sabır”. Baktım, baktım, baktım ve gördüm sonunda. Gördüm ki;
sabır, bütün gel gitlerimde hiç kısılmadan kalan gözbebeklerindi. Sevgi, bir küfeyi taşır gibi hiç bıkmadan, her gün biraz daha büyüyen gözlerinin kahverengisiydi. Ve sevginin tanımını yüreğime yeniden yazdım. Ve senin adını aklıma yeniden, yeniden bir daha kazıdım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder