15 Haziran 2010 Salı

Bilmiyorum

Yıkıldı son kalemin surları da
İçimde yumru gibi bir isyan
Haykırsam diyorum avaz avaz
bağırsam yıkılmış duvarlara
Duyan olacak mı ağlasam
Bilmiyorum

Bugün bir karaltı var aynalarda
ve suskun huzursuz bir kar çiçeği
Kış gidiyor, gökyüzü ısınıyor
seni nerede saklayacağım şimdi
Bilmiyorum

Yolculuk

Her yer ne kadar tenha
her yer ne kadar da uzak
Bir yolculuktan bir yolculuğa
dönüp dolaştığım hep
şehirde ışığı açık kalan
o en son oda
Bitse artık bu yolculuklar
Sen odada, ben kapıda
sürekli içeri bakıyorum
Saat üçü vuruyorum her gece
Sen uyuyor musun

Yarın

Kuşlar
kanatlarını yarına doğru çırpar
gülümseyen yüzüne doğru sıcak güneşin
Ben de
ben de koparabilsem kendimi dünden
Bir dolu tutsaklıktan kurtarabilsem düşüncelerimi
Ayrılıklar daha gelmeden
bir kanatta aşabilsem özlemleri
Ne olurdu
yarın da kalabilsen yanımda
bugün olduğu gibi

Bir Köprüde

Susa susa nasıl da anlaşmıştık
bir köprüde konuşarak
gözlerinden gözlerime
Avuç avuç sakladığım korkularla
loş puslu, bir iki mumluk
ışık karanlığındaki o bekleyiş
Geldiğinde kardelenlerin
kokusu sarmıştı her yanı
Ve yüzünde
solgun mu solgun bir gülümseyiş

13 Haziran 2010 Pazar

Paulo Coelho'dan Bir Alıntı

"Kimi insanların başkalarıyla arası bozuktur, kendileriyle arası bozuktur, yaşamla arası bozuktur. Bu kişiler tiyatro oynar ve oynadıkları oyunun metnini, yoksun bırakıldıkları şeye göre yazar. Ama işin kötü yanı yazdıkları oyunu tek başlarına oynayamamalarıdır. Dolayısıyla, başka oyuncuları da kendi oyunlarında rol almaya kışkırtırlar."

Paulo Coelho
"Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım"

Biri

Biri biliyor biliyorum
Sürekli beni izliyor
Bir gün bir günü anlatacağım
Ve herkes öğrenecek sonra
benim ve birinin bildiğini

Korku ve İsyan

Beni hala duyabiliyor musun?
Yoksa orada da yine
kör fidanların topraklarını mı suluyorsun?
Ya da dört beş kişiye yüksek sesle
kendi doğrularını mı anlatıyorsun yine?


Korku, çocukluğumdan beri kafamda büyüyüp, yaşantıma sürekli çelmeler takan sızlayan bir düşünce oldu hep. Korkularımın temeli, hatırlayabildiğim kadarıyla dört beş yaşlarına, yalınayak bir halının kenarında, dışına basıp basamama kararsızlığına dayanıyor. İnsan o yaşlarında hissettiklerini hatırlar mı? Hiç bilmiyorum. Eğer değilse, “Herhalde olsa olsa en uygunu budur”, diye mi hep düşündüm acaba? Geçmişe bir kere dönebilme şansımız olsaydı eğer, ben o yaşlarıma gitmek isterdim. Babamın gözlerinin içine baka baka, hiç değilse bir kez halının dışına çıkar, çıplak ayağımı tüm gücümle taşa değdirirdim. Böylece sürekli azarlanma korkularımın kaynağını, kökünden hiç yeşertmezdim kafamın içinde belki. Belki de içinde korkunun ve çekinmenin olmadığı, bambaşka bir ilişkimiz olurdu yaşantımızda onunla. Keşke dört beş yaşına gidip, kafamın o sızlayan düşüncesini en baştan değiştirebilseydim.

Muhabbet Kuşu

“Toprağın tutsaklığından kurtulmak
asla özgürlük olamaz bir ağaca”
Rabingranath Tagore
I
    Renkler iyice rengini kaybetmiş, artık gelmekte olan akşamla birlikte siyah, her yere hükmünü geçirmeye başlıyordu. Zorlukla doğruldu koltuğundan. Hayli zaman aldı ayağa kalkması. Sırtında o kadar çok yıl taşıyordu ki, iyice belirginleşmiş kamburunu ve gövdesini zar zor taşıyabilen bacaklarını, ancak bastonu ile dengeleyebiliyordu. Tutunarak pencerenin yanına geldi. Dışarıda neredeyse akşam oluyordu.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Minik Dere

Çok önceden minik dereydi. Sonunda, o da canından bezdi. Sıkıldı bir dolu yük taşımaktan. Nasıl çıkacaktı o kirleri? Bıktı artık boz bulanık akmaktan.

Üzerinde dorukların iri gözleri, içinde sakladığı tanrısal bir izle, senin ve benim gibiydi. Fışkırdı saf ve tertemiz. Çırılçıplak çoşkulu bir maviydi. Her yandan ulu ağaçlar, o an gövdelerini saygıyla eğdi. Renklerine bağlanmış sevgiydi. Çiçekler gülümseyerek geri çekildi. Yol gösterdi tutsaklıktan acılı kayalar ve o, ilk gününe merhaba dedi.

Şubat'a Dair Söylenmiştir

Ağır bir kıştan çıkmaya çırpınıyordu şehir. Yalancı bir güneş, sahte yüzünü göstererek dolanıyordu gökyüzünde. Etrafım, amaçlı amaçsız bir yerlere koşturan bedenlerle doluydu. Bütün kalabalıkları kucağımda uyutmuş gibiydim. Zaten çoktandır kimseyi de umursamıyordum. O koşuşturmaların, o hareket bolluğu arasında, dingin bir masanın iki bedeniydik ikimiz. Sigara dumanına boğulan fısıltılarla, sessizlik örüyorduk sabah gülümsemelerinden. Sadece, bir iki kahve kokusu değiyordu bedenlerimize. Neredeyse ağır bir kıştan çıkacaktı şehir. Çırpındıkça çırpınıp duruyordu. Masamızda sonrasını düşünmeyen iki beden, artık hiç susmadan konuşuyordu. Tabaklarda bitmemiş yemeklerden belliydi bu. Kimbilir belki de bir tek ben durmadan durmadan konuşuyordum, şimdi hatırlamıyorum. Ama bir bildiğim kocaman açılmış gözleri vardı karşımdaki bedenin. Söylemek isteyip de bir türlü söyleyemedikleri sanki süzülüyordu en koyu derinliklerinden.